Surelerin İniş Sebepleri

Surelerin İniş Sebepleri

İniş sebeplerinin yahut şen’i nüzulün bilinmesinin önemi hakkında şunları söyleyebiliriz: Bilindiği üzere Kur’an tedricen aşamalı olarak ve değişik olaylar sonucu nazil olmuştur. Bir olay olduğu zaman yahut Müslümanlar bir problemle karşılaştıkları zaman, bir ya da birkaç ayet bazen de bir sure çözüm niteliğinde Peygamber’e iniyordu. İnen ayetin, o olay yahut problemle yakın bir ilişki içinde olduğu çok açıktır. Dolayısıyla ayeti anlamada kelime de yahut manada anlaşılmazlık varsa, ayetin inmesi sebebi bilindiği takdirde belirsizlik ortadan kalkacaktır. Bu yüzden ayetlerin anlamını çok daha iyi bilmek, daha güzel tefsir yapabilmek ve konunun açıklık kazanması için mutlaka iniş sebebine başvurmak gerekir. Öyleyse iniş sebebi ayetin tam delaleti için iyi bir karinedir ve onsuz ayetin delaleti eksik kalacaktır. Şu ayette görüldüğü gibi:

“Safa ile Merve Allah’ın belliklerindendir. Beytullah’ı hac veya umre ile ziyaret edenin onları tavaf etmesinde kendisi için bir sakınca yoktur…”[1]

Bazılarına göre yukarıdaki ayetten şu anlaşılmaktadır: “Safa ve Merve arasında yapılan sâyın, haccın bir erkânı olmasına rağmen niçin ‘cunah-sakınca yoktur’ kelimesi kullanılmıştır? Demek ki ayetin zahirinden de anlaşıldığı üzere, sây yapmak caizdir, farz değil. “

Hâlbuki sây, hiç şüphesiz farzdır ve bunu ayetin iniş sebebine baktığımız zaman daha iyi anlayacağız. Ayetin iniş sebebi şudur: Hicretin altıncı yılında yapılan Hudeybiye antlaşması gereğince, Peygamber (s.a.a) ve ashabı bir sonraki yıl umre için Mekke’ye gidebileceklerdi ve ayrıca yapılan anlaşmaya göre müşrikler Müslümanların rahatlıkla tavaf ve sây yapmaları için üç gün süre ile putlarını Kâbe ve Safa ile Merve’den kaldıracaklardı. Öylede yaptılar ve üç gün sonra putları yine eski yerlerine bıraktılar. Bazı Müslümanlar geç kalmışlardı ve putlarda Safa ile Merve’de bulunmaktaydı, putlar orada ola ola sây yapmanın günah olacağını sandılar. Bunun üzerine ayet nazil oldu ve sâydan kaçınmamalarını bildirdi. Esas itibariyle sây ilahi bir şiardır, putların orada bulunması ise arızidir ve bu durum sâye zarar vermemektedir.[2] Demek ki ayetin iniş sebebine başvurulduğunda mana çok rahat bir şekilde anlaşılmış olur, ayette sayın caiz olması yahut farz olması ile ilgili bir şey söz konusu değildir. Öyleyse iniş sebebini bilmek birçok ayetin mana ve mefhumunu iyice ve doğru olarak anlaya bilmek için önemli bir role sahiptir.[3]

İniş sebeplerini bilmek çok zordur; çünkü eskiler bu konuda fazla bir eser geride bırakmamışlardır. İniş sebeplerinin yazılıp gelecek nesil için bırakılmasına önem gösterilmemesinin bir nedeni de asrısaadetteki herkesin bunu bilmesidir. Sonraları önemli olduğu anlaşıldığında ise bu hususta bazı rivayetler derlendi ama ne yazık ki bunların çoğunun senedi zayıftır, hatta bazı rivayetlerde düşmanca beyanlar göze çarpmaktadır. Özellikle Emeviler döneminde hükümet kin ve nefretinden dolayı kasıtlı olarak bazı ayetler için uydurma iniş sebepleri düzenlemişlerdir. Ayetleri de bunlara dayanarak keyfi bir şekilde tefsir ve tevil etmişlerdir. Ahmed b. Hanbel’den bu hususta şu rivayet nakledilmektedir: “Üç şeyin sağlam ve doğru bir esası yoktur; İslam’ın ilk yıllarında yapılan savaşlar hakkındaki rivayetler, ahir zaman hakkındaki rivayetler ve Kur’an’ın tefsir ve tevili hakkındaki rivayetler.” İmam Bedreddin Zerkeşi bazı araştırmacıların şu görüşünü naklediyor: “Maksat bu konuda nakledilen rivayetlerin çoğunun güvenilir olmamasıdır, ama bu hepsinin yalan olduğu anlamına gelmez.”[4] Ebu’l- Hasan Ali b. Ahmed Vahidi Nişaburi ayetlerin iniş sebebiyle ilgili rivayetleri bir araya getiren en meşhur âlimlerden biridir. Suyuti onu eleştirerek; zayıf rivayetleri toplamak için uğraştığını, yalan ve doğru hadisleri birbirine karıştırdığını, Kelbi’nin vasıtasıyla Ebi Salih İbn Abbas’tan birçok zayıf rivayet naklettiğini söylemektedir.[5]

Sonraları Suyuti’nin kendisi bu alanda bir kitap yazmış ve adını, Lubab-un Nukul / Nakillerin Özü koymuştur, ama yine de zayıf rivayetleri nakletmekten kurtulamamıştır. Örnek olarak şu ayeti verebiliriz:

“Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma! Çünkü Allah, (kötülükten) sakınanlar ve güzel amel edenlerle beraberdir.”[6]

Suyuti bu ayetin iniş sebebi hakkında şu zayıf rivayeti nakletmektedir: Resulullah, Hamza’nın cenazesinin başı ucunda durdu ve onun o parçalanmış halini görerek şöyle buyurdu: “Kesinlikle sana bunları yapan Kureyşten yetmiş kişiye de ben aynısını yapacağım; kulaklarını ve burunlarını kesip, karınlarını deşeceğim.” [7] Peygamber’in böyle demesiyle birlikte ayet indi ve onu bu işten menetti.

Oysa bu rivayet hiç şüphesiz yalan ve uydurmadır, çünkü Nahl suresi Mekke’de inmişti, Hz. Hamza’nın şehit edildiği Uhud savaşı ise hicretten dört yıl sonra gerçekleşmişti. Ayrıca ilahi eğitimden geçen, âlemlere rahmet olarak gönderilen ve sürekli yaşamında adaleti, insafı, affı ön planda tutan Allah Resulü’nün (s.a.a) böyle bir şey demesi imkânsızdır. Yukarıdaki ayetler Müslümanların Mekke’deyken sürekli kâfirlerden zulüm ve işkence gördükleri zamanda nazil olmuştur ve Müslümanlara karşılık verirken haddi aşmamalarını emretmekte ve sabretmelerinin daha iyi olacağını öğütlemektedir.[8]

İniş Sebebi ya da Şe’n-i Nüzul

Acaba bu iki kavram arasında ne gibi fark bulunmaktadır? Müfessirlerin çoğu bu iki kavram arasında fark görmemişlerdir, bir veya birkaç ayetin inmesine neden olan her olay için iniş sebebi ya da şe’n-i nüzul kavramını kullanmışlardır. Fakat biraz daha dikkatlice bakıldığında bu iki kavram arasında ince bir farkın olduğu anlaşılacaktır. Şe’n-i nüzul, iniş sebebinden daha geneldir. Şöyle ki geçmiş olan yahut gelecekte oluşa bilecek her olay veya şahısla ilgili ve fıkhi bir farzlık hakkında nazil olan ayet veya ayetlere şe’n-i nüzul denilir. Örneğin; “Şu ayet peygamberlerin ismeti, meleklerin ismeti ya da Hz. İbrahim, Nuh veya Adem hakkında nazil olmuştur” denildiğinde tüm bunların hepsi şe’n-i nüzuldür. İniş sebebi ise gerçekleşen belli bir olayın peşi sıra hemen nazil olan ayetlerin sebebine denir. Diğer bir tabirle, ayetin inişine neden olan olay iniş sebebidir. Bu yüzden sebeb-i nüzul daha özel, şe’n-i nüzul ise geneldir.

Tenzil ve Tevil

Eskilerin kullanmasına göre, tenzil nüzulün gerçekleştiği durum hakkında söylenir. Bu durum ayetin inmesine neden olan belirli bir olay olabilir. Tevil ise, genel bir anlam taşır ayetten anlaşılan anlamın başka olaylara uyarlanmasıdır. Bazı yazılarda bu iki kavram için “zahir ve batın” denildiğini görmekteyiz, bu gibi yerlerde zahirden maksat tenzil ve batından maksat ise tevildir; çünkü ayetin zahiri iniş sebebine delalet etmekte, batını da daha geniş bir manayı kendisinde barındırmaktadır.

Fuzeyl b. Yesar, Peygamber’den nakledilen, “Kur’an’ın her ayeti için, bir zahir ve bir de batini mana vardır” hadisin ne anlatmak istediğini İmam Sadık’a (a.s) sordu, İmam şöyle buyurdu: “Kur’an’ın zahiri tenzildir ve batını ise tevildir ki onların bazıları geçmişte olmuştur ve bazıları da daha gerçekleşmemiştir. Kur’an ay ve güneş gibi sürekli cereyan halindedir.”[9] Bir başka rivayette şöyle buyuruyor: “Kur’an’ın zahiri, nazil olduğu kimseleri kapsamaktadır, batını ise onların davrandıkları gibi davrananlara şamildir.”[10]

İniş Sebebi, Tenzil ve Tevil’in Fıkıhsal Kullanımı

Fakihler ve İslam araştırmacıları ayetlerin iniş nedeni, şe’n-i nüzul, zahir ve batınını göz önünde bulundurarak, genel bir kaide belirlemiş ve o kaideye dayanarak fıkhi hükümleri çıkarmışlardır. Kaide şudur: “el-İbaretu bi- umum-il lafz la bi- husus’il morid/ ibarenin delalet ettiği mananın genişliğine itibar edilir, özel durumuna değil.” Yani bilgili ve uzman bir fakih özel durumları bir kenara bırakarak genel anlamlardan en üst seviyede yararlanmalıdır. Hiç şüphesiz cümleyi çok daha iyi anlaya bilmek için özel durumu da bilmek gerekir, eğer özel durum bilinmezse genel anlamada iyice anlaşılmaz, fakat kesinlikle özel durumla sınırlandıramayız. Zira ilahi hükümler her zaman ve herkes içindir. Şimdi rivayetlerde genel yönlerinin ele alınıp incelendiği iki ayeti konumuza örnek olarak getirelim:

Bir: Yüce Allah, Bakara suresinde şöyle buyurmaktadır:

“Doğu da Allah’ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır. Şüphesiz Allah’(ın rahmeti) geniştir, O her şeyi bilendir.” [11]

Bu ayet zahiri ve batını (tenzil ve tevil) bulunan ayetlerdendir ve masum imamların bilgilendirmeleriyle ayetin ifade etmek istediği genel anlam anlaşılmaktadır. Ayetin zahirinden, Kâbe’ye yönelmenin şart olmadığı anlaşılmaktadır ve bu Kâbe’ye yönelmeyi emreden diğer ayetlerle çelişmektedir. Fakat ayetin iniş sebebi bilindiği takdirde bu çelişki ortadan kalkacaktır.

Ayetin iniş sebebi şöyledir: Yahudiler, Müslümanlara şu eleştiri de bulunuyorlardı: “Eğer şimdiye kadar yapıldığı gibi Beytul Mukaddes’e doğru namaz kılmak doğru idiyse, Kâbe’ye yönelerek namaz kılmak batıldır. Eğer Kâbe’ye yönelerek namaz kılmak doğruysa, demek ki Beytul Mukaddes’e doğru kılınan namazların hepsi batılmış.” Yüce Allah bu ayet ile Yahudilerin bu sözlerinin boş olduğunu buyurmakta ve kılınan her iki namazında doğru olduğunu beyan etmektedir, zira asıl olan namazın kendisidir, Kâbe yahut Beytül Mukaddes gibi yerlere yönelmek itibari ve Müslümanlar arasında düzenin oluşması içindir. Nereye yönelirseniz Allah’a yönelmişsinizdir ve hangi tarafa durmuşsanız Allah’a doğru durmuşsunuz demektir. Öyleyse Medine’nin doğusunda bulunan Mekke’ye yahut batısında yer alan Beytül Mukaddes’e yönelerek namaz kılma arasında fark yoktur, çünkü sonuçta Allah’a yönelilmiştir.

“Şüphesiz Allah’(ın rahmeti) geniştir, O her şeyi bilendir.”

Rivayetler vasıtasıyla, ayetten anlaşılan diğer genel bir kaide ise; yolculuk esnasında, ulaşım aracının içindeyken nafile namazları her yöne kılmanın caiz olduğudur.[12] Bu tespit ayetin batini manasını yansıtmaktadır ve bu manaya ancak masum imamların kılavuzluğu sayesinde ulaşılmaktadır.

İki: Cin suresinde şöyle buyrulmaktadır:

“Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O hâlde, Allah ile birlikte hiç kimseye yalvarmayın.”[13]

Mescit veya çoğulu olan mesacid kelimesi mabet ve ibadet edilen yer anlamında tutulursa, ayetin anlamı; mescitler Allah’ındır ve Allah ile birlikte başkasına yalvarmayın. Ama eğer mescit kelimesinin çoğulunu “mastar-ı mimi” olarak kabul edersek o zaman ibadet ve tapınma anlamına gelecektir ve ayetin de anlamı şu olur; ibadet edilecek yalnız Allah’tır ve ondan başkasına ibadet etmeyin. Sonuçta her iki durumda da, ibadet esnasında yüce Allah ile birlikte başkasına ibadet etme yasaklanmaktadır.

Elimizde bulunan sahih rivayetlere göre de ayetten bir başka mana daha çıkarılmaktadır. Şöyle ki: mescid kelimesi, secde yapılan yerler anlamındadır. Said b. Cubeyr, Zeccac ve Ferra gibi bazı müfessirler bu hususta şöyle diyorlar: “Mesacid kelimesi secde anında yere gelen yedi uzvu da kapsamaktadır, bu yedi yeri Allah insana bağışlamıştır ve sadece Allah’a mahsustur, dolayısıyla başkası için kullanılamaz.”[14] Ayetle ilgili buna benzer başka bir tevile de İmam Muhammed Taki’den (a.s) nakledilen bir hadiste rastlamaktayız; bir hırsızın elinin kesilmesi hakkında Abbasi Halifesi Mutasım Billah’ın yanında konuşulmaya başlandı. Herkes kendi görüşünü açıklayarak nerenin kesilmesini gerektiğini söylüyordu, bazıları bilekten bazıları da dirsekten kesilmelidir diyordu.

Orada bulunan İmam Taki (a.s) şöyle buyurdu: “Sadece parmaklar kökünden kesilmelidir.” İmamın bu fetvasının delili istendiğinde, İmam cevaben şöyle buyurdu: “Çünkü elin içi, secde esnasında yere gelmesi gereken yedi uzuvdan biridir ve Allah’a mahsustur, bu yüzden kesilemez.”[15]

İniş Sebebini Öğrenmenin Yolları

İniş sebebini rivayet yahut diğer nakil yollarıyla öğrenile bilir, fakat geçmişte bu husus nakledilip, kaydedilmediği için güvenilir bir kaynak bulmak çok zordur. Elimize ulaşan rivayetlerin az bir kısmının dışında genellikle ya senedi zayıftır ya da diğer rivayetlerle uyuşmamaktadır. Vahidi, Esbabu’n-Nüzul eserinde şöyle diyor: “Ayetlerin iniş sebebi hakkında sahih hadis olmadan bir şey söylemek doğru değildir. Sahih ve güvenilir hadisler de olaya canlı şahit olanlardan nakledilmelidir, yoksa tahmine dayanarak bir şeyler nakledenlerin sözlerine güven olmaz.” Sonra İbn Abbas’tan Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Tam olarak bilinip, doğru olarak anlamadığın sürece hadis nakletmekten sakın; zira kim bana ve Kur’an’a yalan yere bir nisbette bulunursa cehennemde kendi yerini hazırlamış demektir.”

İşte bu yüzden eski rabbani âlimler Kur’an’la ilgili görüş beyan edip konuşmaktan şiddetle sakınırlardı. Muhammed b. Sirin diyor ki: “Tabiin’den olan Ubeyd’e Kur’an’ın bir ayetinin tefsirini sordum, bana şöyle dedi: Kur’an’ın niye indiğini bilenler gittiler.” Yani ayet ve surelerin iniş sebebini biliyorlardı. Vahidi diyor ki: “Bu zamanda, bu konuda yalan uyduran kimseler oldukça fazladır. Bu yüzden Kur’an’ın hakikatlerine ulaşmak için oldukça temkinli ve titiz davranılmalıdır.”[16] Ahmed b. Hanbel’in konu hakkında sözlerine daha önce değinmiştik. Celaleddin Suyuti, onca çabaya rağmen ayet yahut surelerin iniş sebebiyle ilgili olarak sadece 250 müsned sahih ve zayıf hadis toplaya bilmiştir.[17]

Lakin sevindirici olanı, Ehlibeyt mektebinde iniş sebebiyle ilgili sahih hadislerin çokluğudur, bu hadisler masum imamlar vasıtasıyla bizlere ulaşmıştır. Günümüze kadar bu alanda yazılan kitaplarda dört binden fazla güvenilir ve sahih hadis toplanmıştır.[18]

Günümüzde iniş sebeplerini öğrenmek için başvurulan kaynak eserler büyük ölçüde güvenilirdirler. Örneğin; Taberi’nin Camiu’l-Beyan, Suyuti’nin ed-Durr’ul Mensur, Tabersi’nin Mecme’ul Beyan ve Şeyh Tusi’nin Tıbyan gibi tefsir kitaplarına bakılabilir. Bunların yanı sıra, Vahidi’nin Esbab-ı Nüzul ile Suyuti’nin Lübab-un Nükul kitapları başlı başına bu konu için yazılmış eserlerdir. Elbette saymış olduğumuz bu kitaplarda sahih ve zayıf hadisler karışmış durumdadır, buralarda nakledilen hadislerin hepsini doğru kabul edemeyiz, dolayısıyla bu hadisleri dikkatlice incelemek gerekir. Sahih hadis ile zayıf hadisi, özellikle birbirleriyle uyuşmadıkları zamanlarda, ayırt etmek için şu yollara başvurulabilir:

1- Rivayet senedi, özelikle de rivayetin son bulduğu kişi güvenilir olmalıdır. Yani iniş sebebini ilk söyleyen kişi mutlaka ya Peygamber (s.a.a) ya da masumlardan biri olmalıdır veya çok güvenilir sahabelerden biri de olabilir, örneğin; Abdullah b. Mesud, Ubey b. Kâ’b, İbn Abbas gibi. Çünkü bunlar Kur’an alanında uzman ve ümmetin hepsinin kabul ettiği önemli şahsiyetlerdir. Tabiinden olan ve kendilerinden asla yalan söz duyulmayan, belli bir amaç için yalan hadis uydurmayan; Mücahit, Said b. Cubeyr, Said b. Museyyib gibilerinin sözleri de kabul edilebilir.

2- Rivayetlerin mütevatir veya değişik yollarla çok fazla nakledilmesi gerekir. Her ne kadar bütün rivayetlerde aynı cümleler kullanılmamışsa bile, burada önemli olan aynı anlamı taşımasıdır. Bu şekilde nakledilenin doğru olduğuna dair bir güven oluşacaktır. Kıblenin değişmesi ve iniş sebebi hakkında nakledilen rivayetlerde olduğu gibi.

3- Ayetlerin iniş sebebi hakkında nakledilen rivayetler kesinlikle sorun, anlaşılmazlık ve iphamları gidermelidir. Böyle olması, her ne kadar hadis ilminde sened yönünden sahih ve hasen olmasa bile doğruluğunu gösterir. Genelde tarihi olaylar bu şekildedir; birkaç tarihi olayı birbiriyle ilişkilendirerek, bir olayın doğruluğunu anlayıp onu kabul etmekteyiz, aksi takdirde tarihi olayların doğruluğunu sadece sened ile çözemeyiz. Birkaç tarihi hadise arasında irtibat sağlayarak, bir gelişmenin doğruluğunu kavrayıp, kabul ediyoruz. Yoksa sadece rivayet zincirinin doğruluğundan hareketle bir vakıanın gerçekliğini kabul etmek mümkün değildir. “Nes’i” ayetinde olduğu gibi durum bundan ibarettir. Yüce Allah Tevbe suresinde şöyle buyurmaktadır:

“(Haram ayları) ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helâl kılmak için (haram ayını) bir yıl helâl sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” [19]

Haram aylarda savaşmak yasaktı, çünkü Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarında dünyanın dört bir tarafından hac farizasını yerine getirmek için gelenler, güven içerisinde haclarını yaparak geri dönebilsinler. Recep ayında ise genellikle umre için geliniyordu. Haram aylar, hacılar için güven ve emniyetin oluşması için yasaklanmıştı. Fakat savaşan iki kabileden biri tam karşı tarafa galip geleceği zaman, haram aylardan birine denk geldiğinde haram ayın yerini zorbalıkla değiştiriyordu. Mesela şöyle diyorlardı: “Recep ayını haram ay olmaktan çıkarıp onun yerine Şaban ayını bırakıyoruz. Şaban ayında savaşmak haramdır.” Böyle yaparak ilahi emre karşı gelip sünnetullah üzerinde tasarrufta bulunuyor, sonra da savaşa devam ediyorlardı. Bu yanlış davranış hicretin dokuzuncu yılında tamamen yasaklandı.[20]

Görüldüğü gibi, ayetin iniş sebebiyle ilgili nakledilenler ayetin içeriği ile de uyuşmakta, diğer karineler de bu sebebi desteklemekte ve ayette var olan belirsizlik giderilmektedir. Eğer bu rivayetin senedi sahih olmasa bile, yine de kabul edilebilir. Benzeri durumlarda da bu kuralı uygulayabiliriz.

İniş Sebebini Nakledenin Orada Bulunması

İniş sebebini aktaranın olayın gerçekleştiği esnada bulunması şart mıdır? Alimlerin çoğu, rivayetin senedi ile gerçekleşen olay arasında kopukluğun olmaması için ilk ravinin olay anında orada bulunmasını şart koşmuşlardır. Vahidi şöyle diyor: “İniş sebebinde; sadece ayetin inişini duyan, iniş sebebine şahit olan ve bu bilgiye ulaşmak için araştırma yapmış olan kimsenin rivayet etmesi caiz kılınmıştır.”[21]

Lakin diğer âlimler rivayeti nakleden kimsenin bu hususta kesin bilgi sahibi veya iniş sebebine şahit olmasının şart olmadığını söylemişlerdir. Hakim Nişaburi hadis ilmi hakkında diyor ki: “Eğer bir sahabe vahiy ve Kur’an’ın inişini derk etmişse ve filan ayetin falan olaydan dolayı nazil olduğunu söylerse, bu sözü müsned hadis hükmündedir. Yani Peygamber’den nakledilen bir hadis olarak kabul görür.”[22] Nişaburi’nin bu sözü daha mantıklı görünmektedir; çünkü ravi eğer doğru sözlü, güvenilir ve adil olursa olaya şahit olması şart değildir. Dolayısıyla Ehli Beyt imamlarından bir ayetin iniş sebebiyle ilgili nakledilen rivayetler bizim için güvenilir ve kabul edilebilir bir mahiyet taşımaktadır.



[1]     Bakara- 158.

[2]     Bkz. Tefsir-i Ayyaşi, c. 1, s. 70.

[3]     et-Temhid, c. 1, s. 243.

[4]     el-Burhan, c. 2, s. 213.

[5]     Bkz. Lubab-un Nukul, c. 1, s. 11.

[6]     Nahl, 126-128.

[7]     Celaleyn Tefsirinin haşiyesi, c. 1, s. 247–253

[8]     et-Temhid, c. 1, s. 247- 253.

[9]     es- Sifar, Besairu’d-Derecat, s. . 196.

[10]   Tefsir-i Ayyaşi, c. 1, s. 11, Hadis No. 4.

[11]   Bakara, 115.

[12]   Vesailu’ş-Şia, c. 1, Kıble Babı. 8- 15.

[13]   Cin,18.

[14]   Tabersi Tefsiri, c. 10, s. 372.

[15]   Vesailu’ş-Şia, c. 18, Hırsızlığın cezası bölümü, Bab. 4.

[16]   Esbab-ı Nüzul, s. 4.

[17]   el-İtkan, c. 4, s. 214- 257.

[18]   Bu rivayetler araştırmacı - yazar Burhan tarafından derlenmiş ve şuanda on cilt halinde baskıya hazırdır.

[19]   Tevbe, 37.

[20]   Tefsir-i Tabersi, c. 5, s. 29.

[21]   Esbab-ı Nüzul, s. 54.

[22]   el-Müstedrek, c. 2, s. 258- 263. Ulum’ul Hadis, s. 19- 20.