Kurani Misaller ve Hikmetler - 13

Kurani Misaller ve Hikmetler - 13

Kurani Misaller ve Hikmetler - 13

Bilimlerin ve ilimlerin önemli bir bölümü kavramlar üzerine inşa edilmiştir. Kavramlar aslında aklî ve zihnî konular kapsamında yer alır ve tecrübî ve somut konulardan bağımsızdır.

Bu yüzden kavramları muhataba intikal ettirebilmek için misallere gerek duyulur. Kur'an-ı Kerim’de bir çok aklî mesele vardır ki anlaşılması halkın büyük bir bölümü için zordur, çünkü insanlar somut konulara alışmıştır. Bu yüzden yüce Allah aklî kavramları herkes idrak gücüne orantılı olarak anlayabilmesi için misaller kalıbında buyurmuştur. Dolaysıyla Kur'an-ı Kerim misallerin yer alması felsefesi, derin ve önemli konuları halkın düşünce ve idrak gücü ufkunda beyan etme biçimidir. Kehf suresinin 32 ila 43. Ayetleri bugünkü sohbetimizin konusunu oluşturuyor.

Yüce Allah Kehf suresinin 32 ve 33. Ayetlerinde şöyle buyuruyor: Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiştik. İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin arasından bir de ırmak fışkırtmıştık. Bu ayetler ve bundan sonraki ayetler toplumda iki kesim için verilen bir misaldir. Bunlardan bir grup insan dünyaperest insanlardır ve ilahi lütuf ve nimetler sayesinde mal ve servete kavuşmuş, fakat kibre kapılmış ve sonuçta küfre sapmıştır.

Ancak öteki grup, pek fazla malı olmayan ve sürekli zenginler tarafından alay konusu olan ve aşağılanan ve hor görünen insanlardır. Bu insanlar Allah’a iman bakımından yüce konumuna sahiptir ve dünyperestlik ve mal ve servet biriktirme yerine ahiretleri için çalışır. Geçen ayetlerde güzel bahçeler ve tarlalar ve ağaçlardan söz ederken bu ayetler şöyle buyuruyor: bu bahçelerin sahibi kibre kapıldı ve bu imkanlardan yoksun olan arkadaşına üstünlük taslamaya başladı. Bahçelerin sahibi mal varlığını büyük ve kalıcı görüyor ve dünya ve nimetleri ebedi olduğunu ve sürekli bu servete sahip olacağını sanıyordu.

Oysa bu yanlış düşünce Allah’tan gafil olmasına ve günaha sürüklenmesine yol açmıştı ve asla doğru bir düşünce değildi. Zengin adam Kehf suresinin 36. ayetinde şöyle diyor: "Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum." Bu ayet fani dünyaya gönül bağlamak ve bundan dolayı sarhoş olmaktan söz ediyor ve bu tür insanları işi, kıyamet gününü bile inkar edecek noktaya kadar ilerlediğini ve varlık alemini fani dünya ile sınırlı görmeye başladıklarını beyan ediyor.

Bu tür insanlarda üstünlük taslama ve kibir o kadar fazladır ki mümin insanlara eğer kıyamet günü olsa bile orada bile bu zümrenin refah içinde olacağını söylemeye başlıyor. Zenginler bu imkanlardan ancak kendileri yararlanması gerektiğini zannediyor ve yüce Allah sürekli onlara en iyi nimetleri sunması gerektiğini düşünüyor. Sanki onlar daha üstün bir soydan geliyor ve ister dünyada ister ahirette tüm iyiliklerin ve güzelliklerin onların olması gerekiyor.

Oysa kıyamet günü, fani dünyanın yansımasıdır, devamı değil. Kıyamet gününde bütün insanlar ilahi mahkeme karşısında amellerine göre yargılanır ve mükafat veya ceza alır. Bu mahkemede mal ve servetin hiç bir önemi yoktur, üstelik zenginler mal ve servetlerini nasıl kullandıkları konusunda hesap vermeleri gerekir.

Bundan Başkan fani dünyada tüm imkanlar ve nimetler yüce Allah’ın lütfu ve merhametidir, yoksa insanlar Allah’tan alacaklı değildir, fakat maalesef kafir ve kibirli insanlar bu gerçekten gafil olur.

Bu iki zengin ve yoksul insan arasındaki diyaloğun devamında mümin olan yoksul insan arkadaşının hatalarını hatırlatıyor ve şöyle diyor: Neden bu bahçeleri ve nimetleri Allah katından gelen nimetler olarak görmedin ve onun için şükretmedin?

Yoksa sen bilmez misin ki bu dünyada her şey yüce Allah’ın gücü ile mümkün olur. Acaba bu bahçelerin ve ağaçların gerçek maliki kendin mi olduğunu zannettin ve yüce Allah’ın bunda hiç bir rolü olmadığını mı düşündün? Oysa esas malik ancak Allah’tır ve sen sadece tohumu eker ve ona bakarsın, yoksa hem su hem toprak, hem tohum ve hem bulut ve hem yağmur ve güneşin esas maliki Allah’tır ve bir tohumun yeşermesi ve bitki veya ağaç olması da Allah’ın iradesi ile mümkün olur. Sen ve sana ait olan her şey Allah’ın mahlukudur ve hiç bir şey Allah’ın iradesi dışında gerçekleşmez.

Gerçekte bizim elimizde olan her şey yüce Allah’ın bize sunduğu emanetlerdir ve hepsi biz öldükten sonra elimizden çıkar. Eğer Allah irade ederse bana daha büyük bahçe ve servet verebilir ve senin bahçeni ve servetini de yok edebilir. O zaman malına servetine gönü bağlama ve kibre kapılma ki hiç bir şey senin değildir. Kim bilir belki bir şimşek tüm bahçeni yakar veya kuraklık yüzünden yok olur ve sen her ne kadar yeri kazarsan nafile, asla suya ulaşamazsın.

Fakat mümin insanın mantıklı nasihatleri nankör kafiri etkilemedi ve kebirinden el çekmedi ve inkar etmeyi sürdürdü. İşte o sırada ilahi azab nazil oldu ve kafirin tüm bahçeleri ve tarımı yok oldu. Kafir adam bu manzara ile karşılaşınca hasret çekmekten başka hiç bir şey yapamadı. Bu ibret verici olayın ardından nankör adam hatasını anlatı ve keşke daha önce Allah’tan gafil olmasaydım ve O’na ortak koşmasaydım ve her şey O’nun elinde olduğunu kabul etseydim, diye söylemeye başladı. Fakat artık pişmanlığın faydası yoktu ve hiç kimse ona yardım edemezdi. İşte bu noktada tüm işlerin yüce Allah’ın iradesi altında olduğu anlaşıldı.

Nitekim kıyamet gününde de böyledir ve herkesin mükafatı veya cezası yüce Allah’ın elindedir. Kur'an-ı Kerim’in en uzun misali olan bu 12 ayette anlatılan misal, mümin ve kafir insanların veya müstekbir ve mustazaf insanların misalidir ki semavi kitap bu iki kesimi biri zengin ve kibirli ve diğer yoksul ve mümin iki insana benzetmiştir. Bu ayetlerde yüce Allah gayet açık ve net bir misalde kibirlenen insanların nankörlüğünü ve mümin ve muvahhid insanların hakşinaslığını beyan eder ve böylece gelecek kuşakları kendilerine gelmeleri ve bu ayetlerden ilham alarak Allah’a şükretmeleri ve nankörlük etmemeleri konusunda uyarır.

Başta İslam peygamberi (sav) olmak üzere tüm ilahi peygamberlerin en önemli amaçlarından biri sahte değerleri kırmaktır. Allah resulü (sav) yüce Allah tarafından peygamber olarak seçilerek İslam’ı müjdelediğinde, bazı Mekkeli müşrikler bir birine şöyle demeye başladı: Gelin size yeni haberimiz var. Yemin ve malsız ve yoksul bir çocuk Allah tarafından nübüvvet ve risalet iddiasında bulunuyor.

Böyle bir şey mümkün mü acaba? Eğer Allah bize birini göndermek isteseydi, neden Mekke’nin bunca zengin insanı arasından birini seçmedi? Mekkeli müşrikler bu sözleri, onların arasında en önemli değer mal ve servet olduğu için sarf ediyordu. İşte peygamberler bu tür sahte değerleri kırmak için gönderildi. Kur'an-ı Kerim bir çok ayette bir yandan dünyanın mal, servet ve evlat gibi varlıkları değersiz ilan ederken, öbür yandan gerçek değerin takva olduğunu beyan ediyor.

Peygamberler insanların arasında yaygın olan sahte değerleri ve batıl kuruntuları yok etmek için gönderildi. Bu misal de aslında sahte değerleri kırmak için verilmiştir. Gerçekte İslam dini mustazafların ve acı çeken insanların dinidir, zenginlerin ve bencillerin değil. Bu mantık ise bazlarını şaşırtıyordu. Bu yüzden yüce Allah insanların şaşkınlığını gidermek üzere müstekbir ve mustazaf insanlar için bir misal vererek yüce Allah katında sadece takvanın üstünlük kriteri olduğunu anlattı.